Makale:

 



Deniz Gezmiş sol eğilimli bir gençti. 12 Mart askeri müdahalesinden sonra askeri sıkıyönetim mahkemeleri tarafından idamla cezalandırıldı. Bu ceza 6 Mayıs 1972’de infaz edildi. 

2000’li yılların başına kadar o, Türk sağı için bir nefret, Sol için ise bir kahraman, bir devrimci, bir idoldü. Ancak 2003’den itibaren sağcısı, solcusu onu sevmeye başladı. Bu sempati normaldi. Çünkü bu yıllar, Irak işgali dolayısıyla Amerika’ya duyulan nefretin zirve yaptığı yıllardı. Ancak bu sempati rüzgârı 2008’lere kadar sürdü. Çünkü o yönde derin mahfiller tarafından hava estirildi. Bunun da nedeni vardı: 2004’lü yılda 28 Şubatın ezdiği dindar kesimin desteklediği Ak Parti, Türkiye’de ezici bir çoğunlukla iktidara gelmişti. AK Parti hükümetine karşı gizli cuntalar oluşturulduğunda, halkı özellikle gençleri idealize etmek sokağa döküp kullanmak için önlerine bir efsane sunulması gerekirdi. Bu sadece Deniz Gezmiş efsanesi değildi. Onu sevmeyen sağ için de hiç yeri yokken Hittler’in Kavgam kitabı birden bire tozlu raflardan çıkıp best seller arasına girdi. Deniz Gezmiş Marksist’ti. Kemalist gençler dışarıdan kalmaması için tarih biliminin ruhuna aykırı olarak (çünkü tarih aklı ve gerçeği esas alır) Çığlın Türkler kitabı piyasaya sürüldü.

Deniz Gezmiş idam edildiğinde solcu gençler ağlıyor, sağ partilere oy veren gençler ise bir memleket feth etmiş kadar seviniyorlardı. Solculara göre O, Amerika’ya kafa tutmuştu. Sağcı gençlere göre ise o ülkemizi komünist, dinsiz yapmak için uğraşırken devletimiz onu yakalayıp cezalandırmıştı. Hatta sola alternatif olarak kurulmuş YMM’nin liderlerinden biri olan olan Y.A. Argun güya onu tokatlamış bir kahramandı. 
-
Evet, Deniz Gezmiş bir anti Amerikancıydı. Ama slogan düzeyinde! Amerika’ya, onun ve arkadaşlarının bir gramlık bile zararı olmamıştı. Tek istisna Deniz Gezmiş’in arkadaşları ABD büyükelçisi Komer’in arabasının yakmalarıydı. Komer, 1969 model cadillac marka siyah renkli makam otomobiliyle 6 Ocak 1969 günü saat 12:30’da ODTÜ’ye gider, haberi alan öğrenciler rektörlük binasının önünde toplanıp, büyükelçinin arabasını ters çevirip ateşe verirler. Ancak Amerika’nın bu işte yine maddi bir zararı yoktur. Çünkü kadillac bir sigorta şirketinden kaskoludur.

Deniz Gezmiş’in arkadaşları, ABD’yi protesto etmek için Türkiye Üniversitelerinde boykota girişirler. Boykot aylarca sürer. Eğitim durdu. Yani Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Türkiye’de eğitimi ve bilimsel faaliyetleri engelleyerek Amerika’yı, emperyalizmi yendiklerini zan ederlerdi. Bu Türk solunun değişmez aymazlığıdır.

Hatta bu gençler boykotu kırmaya çalışan öğrencilerin üzerinden silindir gibi geçti. Onlara uymayan çok sayıda genç istikballerinden oldu. Bu silindirin altında kalanlardan biri de köylüm Kamil Abi’dir. ODTÜ’de okumaktaydı. ODTÜ Deniz Gezmiş’in arkadaşlarının hâkimiyetindeydi. Kamil Abi, solcu değildi. Aslında sağcı da değildi. Böyle şeylerden anlamazdı. O bir an evvel okuyup hayata atılmak zorundaydı; çünkü babası rahmete gitmiş, annesi onu okutmaya çalışmaktaydı. Burs denilen bir şey o zaman pek bilinmemekteydi. Annesinin gelir kaynakları: tek ineği, bir de yazın komşularının tarlalarında ekine orak sallayıp elde ettiği birkaç teneke buğdaydı. O zaman, Türkiye köylerinde bırakın biçeri, traktör bile yoktu. Öküzlerle, atlarla tarlalar sürülmekteydi, harmana serilen ekinler üzerinde günlerce süren gemler gemlenmekte, sonra taneler rüzgâra tutularak sapından ayrılmaktaydı. Türkiye, yoksullar ülkesiydi. İşte Deniz Gezmiş’in arkadaşları, böyle yoksul gariban köylü çocuğuna, boykotlarına uymadığı, kendi tabirine göre boykot kırıcı olup, ders takip ettiğinden dayak atmaktaydı.

Türk solu, vatanseverliği yanlış anlamaktaydı. Onların yurt severliği sokakta eylem, okulda eylem yapmaktan ibaretti. Türk solunun Türkiye’de hangi bilimsel faaliyet ve gelişmenin arkasında durduğu bilinmemektedir. Sanayi, teknoloji, barajlar sol’un karşı olduğu sağ siyasetçilerin adını hatıra getirmektedir. Türk solu, hiçbir zaman ABD, Rusya, Avrupa güçleniyor da biz niye geriyiz sorusunu kendilerine sormadılar. 

Kamil de vatanseverdi. Ancak o vatanı sevmenin eğitimi, bilimi engellemek değil daha çok çalışmak insan yetiştirmek olduğuna inanmaktaydı. Nitekim ODTÜ mezunu Kamil Pekkaya, ODTÜ’den zar zor mezun olduktan sonra özel sektörde faaliyet gösteren bir dershane öğretmeni oldu. Binlerce öğrenciye matematik öğreti; onları üniversiteye yerleştirdi. Bu öğrenciler Türkiye’nin önemli üretim kurumlarında Türkiye’ye katkı sunmaya başladılar. 1970’lerde iğneden ipliğe her şeyi Amerika’dan alan Türkiye’ye büyük katkılar sundular. Bu öğrencilerin de aralarında bulunduğu eğitimli donanımlı bir kitle ülkemizi uçak, tank yapacak bir seviyeye getirdi.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türkiye’ye katkısı ne oldu, sorusunun cevabı koca bir hiçtir. Sadece slogan, kurtuluşu sokakta arayan, eylem yapmakla yurtseverlik yaptığını sanan bir anlayışı başlatan biri olarak zihinlerde kaldı. İcraat yok, dersi öğrenme, kalkınma yolunda donanım kazanma yok. 

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadele ettiği bir başka kişi de Süleyman Demirel’di. 38 yaşında AP Genelbaşkanı olmuştu. Demirel Anadolulu bir köylü çocuğuydu. Vatan ve hizmet heyecanı üzerindeydi. Her mitingde cebinden bir kağıt çıkarır “geçen yıl köylünün elinde şu kadar, şimdi bu kadar traktör var” diye propaganda yaparken aynı zamanda çocuklar gibi sevinirdi. 1965-71 yılları arasında ülkenin kalkınma hızı % 9’du. Ancak o yıllarda Demirel’in Amerika ile başı dertteydi. Çünkü ABD ilaç sanayi, Türkiye’de Göller bölgesinde üretilen haşhaşa göz dikmiş. Morfin sanayisinde kullanılan Türkiye haşhaşı yerine kendi ülkesinde üretilen haşhaşı satmak istiyordu. Bunu için Türkiye’ye baskı yapıyordu. “haşhaş üretimini yasakla” diyordu. Gerekçe olarak da “sizin haşhaştan üretilen uyuşturucu bizim çocukları zehirliyor. “yasak edilsin!” diye Demirel’e baskı yapıyordu. Demirel ise genelbaşkanı olduğu Adalet Partisinin oy deposu olan Göller bölgesinde, bu yasağı uygulamanın kendi siyasi hayatını bitireceğini çok iyi biliyordu. ABD’ye direniyordu. “Bizim ülkenin haşhaş üretimi yıllık 121 bin ton, bu Amerika gençliğine bir hafta bile yetmez” diyordu.

Demirel direnince 1968 öğrenci hareketleri başladı. Banka soymalar, cinayetler işlendi. Ordu müdahale etti. Demirel, istifa etti. 40 yıllık CHP’li Nihat Erim, partisinden istifa ederek güya tarafsız başbakan oldu. İlk icraatı kepçeleri, dozerleri haşhaş tarlalarına sürmekti. Amerika, böylece eğitimi durduran ülkeyi kaosa sürükleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının eylemlerini bahane ederek muhtıra veren ordu üzerinden emeline erişmiş oldu. İşte Deniz Gezmiş anti emperyalist(!) eylemlerinin Türkiye’ye faydası (!) budur. 

1974’te Erbakan ile Ecevit hükümet kurdu. Bu hükümetin yaptığı ilk icraat haşhaş yasağını kaldırmak oldu. O yıllarda Erbakan’a Ecevit’le hükümet kurdu diye neler söylendiği hala kulaklarda çınlamaktadır. Zaman ne biçim halden hale giriyor. 

Ecevit’e sen Milliyetçi değilsin diye 1970’lerde laf atıldığında biz milliyetçiliği haşhaş tarlalarına yazdık diye anlamlı sözler söylerdi.

Her şey unutuldu gitti, Deniz Gezmiş’in idamı unutulmadı. Keşke idam edilmeseydi.

DENİZ GEZMİŞ 60 YAŞINDA

 

bu kutlandığı geceye tesadüfen katıldım

2007 Ankara'ya geleli iki yıl oldu. Şu yoğun işim olmasa bu şehri kısa
sürede tanıyacağım ama iş yoğunluğu müsaade etmiyor; ancak akşam
yapılan etkinlikleri kaçırmamaya çalışıyorum. Kimse beni tanımadığı
için rahatım.

Meraklıyım ülkemin başkentindeyim sosyal yapıyı ancak böyle
tanıyabilirim. İdarenin merkezi burası. Adıyaman'da görev yaptığım
yıllarda özellikle 1996 yılında normal, pek de siyasi yönü olmayan
sanatçıları izlemeye gittiğimde bana emniyetten bir görevli "Hocam bu
türlü konserlere gitmeyin, gençler sizi örnek alıyor, müdür konsere
gidince onlar da gidiyor." diye uyardı. Uyarı bu memurdan
kaynaklanmıyor diye düşündüm. Uyarmakta biraz haklılık payları da
vardı.. Yunus Emre'ye, Zati’ye, Pir Sultan'a, Aşık
Veysel'e veya başka bir ozan’a ait türküyü bile siyasi amaçlı istismar eden gençler oluyordu. Türküler seslendirilirken bazı genç 
izleyiciler Çörçil'in dünyayay armağan ettiği, en nefret ettiğim
işaretlerden olan, güya zafer anlamına gelen elleri ile “V” işareti
yapıyordu. Neye karşı zafer? Anadolu'da kime karşı zafer? Aynı
toprağın çocuklarıyız. Akrabayız. “Kız alıp kız vermişiz” Ahmet Arif'in
dediği gibi. O küçük şehirde tanınmak insanın hareketlerini kısıtlıyordu.

Ben de su ve ekmek gibi ihtiyaç duyduğum müzik dinletisini kaçırdığıma üzülürdüm. Müziği çok önemsemişimdir. Allah’a şükretmişimdir. Elazığ’ın yetiştirdiği Türkiye’nin sayılı seslerinden Enver Demirbağ’ı dinleyerek büyümüşümdür. Bu arada İmam Hatip Lisesine gitmişim her Allah’ın günü Kuran’ı hem aslından hem mealinden okuyarak sokağa çıkmışım. 

Adıyaman’da müziğe duyduğum ihtiyacı düğünlere giderek gideriyordum. Şimdi o düğünlerdeki görüntüler benim en güzel hatıralarım. 

Ankara’dayım. Ankara kazan ben kepçe bu şehirde kalabalıkta kaybolmak ne güzel. Adıyaman’da öyle miydi?! Sokakta kurulan bir pazaryerinde bir öğrenci velisinin ikramını bile ret ettiğimi hatırlıyorum. Sokakta bir şey yenilmez. Gören olursa hoş karşılamazdı. Şimdi Ankara’da korkunç bir hürriyet var. Kaybolmaktan tanınmamaktan kaynaklanan bir hürriyet! Allah’ın lütfedip şükrettiğim bir başka armağanı kitabı doyasıya bu ilde okuyorum. Fırsat buldukça saatlerce kitapçıları dolaşıyorum. Onlara bakıyorum. Bazen evdeki kitapları karıştırıyorum. Geçenlerde Erdal Öz’ün önceden alıp da okumadığım bir kitabı elime geçti Gülün Solduğu Akşam Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını anlatıyor.

Erdal Öz, sol cenahta bir yazar. Elazığ İmam Hatip’te herkes aynı görüş ve duruşta olduğu için herhangi bir sürtüşme olmadığından karşı fikre karşı yoğun bir zıtlık nasıl olur bilmezdim. Hiç bir hocamız 12 Eylül’ün hemen öncesinde kimseyi olumsuz yargılamazlardı. O kavgalı ortamda tahrik edici olayları sokağa çıktığımızda görürdük. Bundan olsa gerek içimde kimseye karşı olumsuz bir yargı olmadı. Sadece tanımak ve bilmek istedim.

Elimde Erdal Öz’ün Gülün Solduğu Aklşam isimli kitabının 27 baskısı var. Bu kitapta Deniz Gezmiş’i anlatıyor. Erdal Öz 12 Mart’ta tutuklanır. Mamak Askeri Cezaevinde Deniz Gezmiş va arkadaşları ile birlikte yatar. Onların tutuklu olduğu kısmı araştırma öğrenme düşünceyle bilinçli tercih eder. Tutuklu kaldığı sürece Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile konuşur. Bunları kitaba dönüştürür. Kitabın adı Gülün Solduğu Akşam.

Deniz Gezmiş’in idamının infaz ediliş haberini köyümde bir çocukken almıştım. Şimdi düşünüyorum da ne korkunç bir propaganda öyle bir anlatılır ki sanki Deniz Gezmiş 40 nı devirmiş, bir menifesto ortaya koymuş, bununla Türkiye’yi yıkacak. Bunları şimdi düşünüyorum. Mesleğinde 22 yılı deviren bir öğretmenim. Deniz Gezmiş eyleme başladığında 20 yaşlarında. Yani bir çocuk. Şuanda 20 yaşında öğrencilerim var. Dünya kadar hata yapan öğrencilerdir onlar. Bu çocuğu idam etmek için neden bu ülke bu kadar seferber olmuşlar hala anlamış değilim. Deniz Gezmiş’ten kalan ideolojik felsefe kitapları yok. Bir kaç tane slogan ve biraz romantizm. Bu ülkeye gerçekten yazık. Başbakan’ı as, bakanı as,öğrencini as sonra ağla.
Gülün Solduğu Akşam’ı bir solukta okudum. Sonra gazetede bir haber Deniz Gezmiş yaşasaydı 60 yaşında olacaktı. Deniz Gezmiş doğumunun 60. yıldönümünde anılıyor. Erdal Öz’ün kitabı yeni bittiği için gidip bu etkinliği izleyeceğim dedim. Kitabın etkisi hala üzerimde. Bir panel, paneleli Kaya Güvenç yönetiyor, Yavuz Önen, Erşen Şansal ve Turgay Çelen katılımcı. Denize Akar Su Türküler diye ikinci programda hemşerim Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Okan Murat Öztürk renklendirdi.. Toplantıya gittiğimde Kaya Güvenç konuşuyordu. Toplantının son konuşmacısı Erşen Şansal’a söz verdi. Erşen Şansal mahkemede Deniz Gezmiş’in avukatıymış. Diğer avukatı Halit Çelenk rahatsız olduğu için mesaj göndermişti. Avukat Şeşen, mahkemenin kararını önceden verdiğini hatta mahkeme sürerken Eskişehir sıkıyönetim komutanlığı infazlardan sonra karar alınacak diye bir bildiri yayınladığını söyledi.

Anma toplantısına yoğun olarak 55 yaşın üstündekiler ile 20 ile 30 yaş arası gösterenler katılmıştı. Katılımcıların çoğunun yüksek tahsilli olduğu belliydi. Nostaljik bir toplantıydı. Keşke bu ülke insanları birbirlerini dinlese mücadelelerini şiddetten silahtan uzak yapsa biraz Mahatma Gandh’den örnek alsa birbirlerinin yaşamlarına saygı duysa varsa birikimleri diyalog halinde diğer insanlara sunsalar.

Sol muhalefet bu ülkeye çok güzel türküler kazandırdı. Sağcıların pek türküsü yok nedeni uzun yıllar iktidarda kaldılar. İnsanlar dertli olunca edebiyat sahsında verimli oluyor. 
On yıldır Erkan Oğur’u dinlerim hep albümündeki türküleri seslendirdiler. Orada her halinde sanatçı bir kişiliği olduğunu gösteren Okan Murat Öztürk’ü de dinledim. Belikli sanatının erbabıdır. Güzel türküler seslendirdi. Bu toprağın türkülerini söyledi. Yunus Emre’den, Pişr Sultan’dan yine Efe türküleri söyledi. Bir türküsü Deniz Gezmiş’le ilgiliydi. Onu burada sizlere sunuyorum:

ŞARKIŞLA 

Şarkışla'ya düşürmesin oy oy! 
Halkın sevdiği kulunu 
Gemerek'te çevirmişler 
Deniz Gezmiş'in yolunu. 

Olaydım olaydım oy oy! 
Okur yazar olaydım 
Deniz mahkemeye düşmüş 
Avukatı ben olaydım.... 
 

Nedense toplantıdan çıktıktan sonra bu türküyü zihnimden çıkmıyor, kahramanımız daha 20li yaşında diyorum. Yirmi yaşında onlarca genci 12 Mart’ta, binlercesini 12 Eylül’den önce toprağa gömdü. Ne faydası oldu. Bu gençlerin annelerini ve babalarını düşünüyorum onların duygularını merak ediyorum. Keşke çatışma olmasa, barış olsa insanlar kendilerini geliştirse birikimlerini sunabilme imkânını yakalayabilse. 

Ey ülkem senin sorununu ilimle ancak çözeriz. Bu ülkede gerçek katılımcı bir düzen olsun

 

Facebook Yorumları
FACEBOOK YORUMLAR BURDA GÖZÜKECEK